Küresel Jeopolitik Gelişmelerin Uluslararası Ticaret Sözleşmelerine Yansımaları
- sellinunverdi
- 24 Mar
- 3 dakikada okunur

Günümüzde uluslararası ticaret, küresel jeopolitik dinamiklerin belirleyici etkisi altında biçimlenmektedir. Jeopolitik risklerin ticari ilişkiler üzerindeki baskısı her geçen gün daha belirgin hale gelmektedir. Dünya genelinde süregelen silahlı çatışmalar, kritik geçiş güzergâhlarındaki güvenlik sorunları ve ekonomik bloklar arasında tırmanan siyasi gerilimler, ticaretin hukuki zeminini doğrudan sarsmaktadır. Bu gelişmeler; uluslararası satış, dağıtım, nakliye ve üretim sözleşmelerinde risk yönetimine ilişkin hükümleri her zamankinden daha kritik bir konuma taşımaktadır. Sözleşmelerin öngörülemeyen ve tarafların iradesi dışında gelişen olaylara karşı dirençli kılınması artık teorik bir tercih değil, zorunlu bir pratik gereklilik olarak öne çıkmaktadır. Nitekim bu süreçte yaşanan gelişmeler; ani fiyat artışları ve jeopolitik kaygılar ile çevresel baskılar sonucunda hayata geçirilen korumacı önlemler biçiminde somutlaşmakta, bu durum ise sözleşmelerdeki mücbir sebep ve ifa yükümlülüklerine ilişkin tüm düzenlemelerin yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu çerçevede en sık başvurulan hukuki araçlar, "mücbir sebep" (force majeure) ve "aşırı ifa güçlüğü" (hardship) klozlarıdır. Her iki mekanizma da sözleşme dengesinin bozulduğu durumlarda işlev kazanmakta; özellikle kriz ortamlarında edim yükümlülüklerinin yeniden değerlendirilmesine olanak tanımaktadır.
Mücbir sebep, genel hatlarıyla; tarafların makul kontrolü dışında kalan, öngörülmesi ve önüne geçilmesi mümkün olmayan olaylar nedeniyle sözleşmeden doğan yükümlülüklerin ifa edilememesi halini ifade etmektedir. Uluslararası Ticaret Odası'nın (ICC) 2020 yılında yayımladığı Mücbir Sebep ve Aşırı İfa Güçlüğü Klozları kapsamında; savaş, iç savaş, ihracat yasakları, parasal ve ticari kısıtlamalar, ambargolar, yaptırımlar ile ciddi kamu otoritesi müdahaleleri bu kavram dahilinde değerlendirilen olaylar arasında sayılmaktadır.
Mücbir sebebin hukuken geçerli biçimde ileri sürülebilmesi için bir arada bulunması gereken koşullar şu şekilde sıralanabilir: Söz konusu engelin etkilenen tarafın makul kontrol alanının tamamen dışında kalması ve bu engelin sözleşmenin kuruluşu sırasında makul ölçüde öngörülememesi. Bunlara ek olarak, etkilenen tarafın engelin doğurduğu sonuçlardan makul surette kaçınamayacağını ya da bu sonuçların üstesinden gelemeyeceğini ispat etmesi ve ancak bu ispat ölçüsünde söz konusu durumun, tarafın bir veya birden fazla sözleşmesel yükümlülüğünü yerine getirmesini engelleyen bir mücbir sebep teşkil ettiği kabul edilmektedir.
Aşırı ifa güçlüğü kavramı ise farklı bir boyutu kapsamaktadır: İfanın imkânsız hale gelmediği, ancak taraflardan biri açısından ekonomik ya da ticari anlamda katlanılamaz bir külfete dönüştüğü durumlar bu kavramın uygulama alanını oluşturmaktadır. Söz konusu durum; uzun vadeli uluslararası sözleşmelerde özellikle kur dalgalanmaları, hammadde maliyetlerindeki sıçramalar, enerji arzındaki aksaklıklar veya nakliye ücretlerindeki sert değişimler gibi taraflarca sözleşme kurulurken öngörülmesi beklenemeyen gelişmeleri kapsamaktadır. ICC'nin 2020 tarihli “hardship” düzenlemesi, böyle bir durumda taraflara sözleşmenin yeniden müzakere edilmesini talep etme hakkını tanımakta; bununla birlikte sözleşmeyi mümkün olduğunca geçerlilikte tutmayı esas alan favor contractus ilkesine bağlı kalarak taraflara farklı çözüm seçenekleri sunmaktadır.
ICC düzenlemesi uyarınca; sözleşmenin taraflarından biri, sözleşmesel yükümlülüklerin kesintisiz biçimde ifasının, sözleşmenin kurulduğu anda makul olarak öngörülmesi beklenemeyen ve kendi makul kontrol alanı dışında gerçekleşen bir olay nedeniyle aşırı ölçüde güçleştiğini ve bu olayın ya da sonuçlarının makul surette önlenemeyeceğini veya aşılamayacağını kanıtlayabilirse; taraflar, “hardship” hükmünün işletilmesinin ardından makul bir süre içinde söz konusu olayın etkilerini giderebilecek alternatif koşulları müzakere etmekle yükümlü kılınmaktadır.
Ticari sözleşmelerin jeopolitik risklere karşı dayanıklı hale getirilmesine katkı sağlayan hukuki mekanizmalar yalnızca bunlarla sınırlı değildir. Hammadde fiyatlarındaki artış ve düşüşleri dengelemek amacıyla sözleşmelere eklenen bedel ayarlama klozları, INCOTERMS hükümleri, hammadde tedarik koşulları ile yükümlülükleri askıya alma ve ilave süre tanıma klozları da kritik işlevler üstlenmektedir.
Sözleşmelere dahil edilen bu hükümler; taraflara yükümlülüklerden muafiyet sağlamanın ötesinde, ticari ilişkinin uzun vadeli sürdürülebilirliğini de güvence altına almaktadır. Tahkim kurumlarının ve devlet mahkemelerinin bu klozlara verdikleri önemin giderek arttığı da dikkat çekici bir gelişmedir. Bu durum, sözleşme süreçlerinde ticari öngörülerin yanı sıra hukuki değerlendirmelerin de ne ölçüde belirleyici olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak güncel tablo, jeopolitik koşulların ekonomik ve hukuki yapılar üzerinde derin ve kapsamlı etkiler bıraktığını gözler önüne sermektedir. Jeopolitik risklerin uluslararası ticarete yansımaları, yalnızca tedarik zinciri süreçlerini değil, ticaret hukukunun seyrini de doğrudan şekillendirmektedir. Sözleşmelerin öngörülemeyen risklere karşı dirençli bir yapıya kavuşturulması, sürdürülebilir ticari ilişkiler açısından vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Bu itibarla; her sektörden faaliyet gösteren ihracatçı, yatırımcı ve hizmet sağlayıcının uluslararası sözleşme yapılarını değişen risk haritalarıyla uyumlu biçimde gözden geçirmesi artık bir tercih değil, zorunluluk haline gelmiştir.
Av. Selin Ünverdi




Yorumlar